Mısır’dan Çıkış 12

“Ve Rab Musa’ya, ‘Mısırın başına bir bela daha getireceğim. O zaman gitmenize izin verecek, sizi buradan adeta kovacak’ dedi.” (Mısırdan Çıkış 11:1) Bu katı yürekli ve inatçı krallığın ve ülkesinin üzerine bir ağır darbenin daha vurulması gerekiyor idi, firavun o zaman Yehova’nın egemen lütfu tarafından iyilik edilen objelerinin gitmesine izin vermek zorunda kalacak idi.

İnsanın Tanrıya karşı yüreğini katılaştırması ve O’nun önünde kendisini yüceltmeye kalkması ne kadar da boştur; çünkü O, en katı yüreği bile un ufak edebilir ve en kibirli ruhu bile toz haline getirebilir. “O’nun gücü, kendini beğenmişleri alçaltmak için yeterlidir.” (Daniel 4:37) İnsan kendisini bir şey sanabilir, sanki kendi kendisinin efendisi imiş gibi boş bir gurur ve yücelik ile başını kaldırabilir. Zavallı insan! Gerçek konumu ve karakteri ile ilgili ne kadar da az şey bilir. Böyle biri şeytanın eline geçirip elinde tuttuğu ve kullandığı bir araçtır, şeytan bu araç ile Tanrının amaçlarına karşı olan kötü çabalarını yerine getirmeye çalışır. Eğer Tanrının Ruhunun doğrudan kontrolü altında değil ise, en harika zeka, en üstün deha ve en canlı enerji, ne yazık ki, şeytanın karanlık planlarını sürdürmek amacı ile elinde tuttuğu bir araçtan başka bir şey değildir. Hiç kimse kendi kendisinin efendisi değildir. Bir insan ya Mesih tarafından yönetilir ya da şeytan tarafından yönetilir. Mısır kralı kendisinin özgür bir kişi olduğunu düşünüyor olsa bile, yalnızca bir başkasının elindeki bir araç idi. Tahtın arkasında bulunan şeytan idi ve firavun bunun bir sonucu olarak Tanrının planlarına ya da isteklerine karşı koydu. Ve bu nedenle kendisi tarafından seçilmiş olan efendisi şeytanın kör edici ve yüreğini katılaştırıcı etkisine terk edildi.

Bu konu bize, bu kitabın daha önceki bölümlerinde çok sık olarak yer alan bir ifadeyi açıklayacaktır. “Rab, firavunun yüreğini katılaştırdı.” Aslında bu çok tam ve kesin ifadenin anlamını araştırmaktan kaçınmanın gereği yoktur. Eğer insan tanrısal tanıklığın ışığına karşı direnir ise, o zaman yüreği körleşir ve katılaşır. Tanrı o kişiyi kendi başına bırakır ve sonra da şeytan gelir ve onu kendi amaçları için kullanır. Aslında Firavuna, Tanrının gitmesine izin vermesini istediği halkı salıvermemek ile bir akılsızlık yaptığını anlamasına yetecek kadar ışık verilmiş idi. Ama onun yüreğindeki temel istek, Tanrıya karşı hareket etmek idi ve Tanrı bu yüzden onu kendi başına bıraktı ve onu tüm yeryüzüne Kendi Yüceliğini göstermek ve Adını yüceltmek için bir örnek yaptı. Tanrıya karşı gelmeyi arzu eden kişiler Her Şeye Gücü Yeten’in kalkanı önünde duramazlar ve bu davranışları ile kendi ölümlü canlarını mahvederler.

Tanrı bazen gerçeğe inanmayan kişilere yüreklerindeki isteği verir. “…… işte bu nedenle Tanrı yalana kanmaları için onların üzerine yanıltıcı bir güç gönderiyor, öyle ki, gerçeğe inanmayan ve kötülükten hoşlananların hepsi yargılansın.” (2.Selanikliler 2:11,12) eğer insanlar önlerine konan gerçeğe sahip olmak istemezler ise, o zaman bir yalana kanacakları kesindir. Eğer Mesih’e sahip olmayacaklar ise, o zaman şeytana sahip olacaklardır; eğer cennete sahip olmayacaklar ise, o zaman cennete sahip olacaklardır.1 Sadık olmayan bir zihin bu konuda bir hata bulacak mıdır? Böyle yapsa bile, sorumluluklarına tam olarak karşılık veren kişilere adil davranılacağını kanıtlasın. Örneğin, firavunun durumunda, firavunun neden sahip olduğu ışığa göre hareket etmediğini açıklasın ya da kanıtlasın. Aslında aynı şeyin her durumda kanıtlanması gerekir. Hiç kuşkusuz kanıtlama görevi, Tanrının gerçeğini reddeden kişiler ile ilgili bir konudur; Tanrının sade yürekli çocuğu Tanrıyı haklı görür; hatta eğer kuşkucu bir zihniyet yüzünden zor sorular ile karşılaşamaz ve zor soruları tatmin edici bir şekilde çözemediği takdirde bile şu sözler ile mükemmel bir tatmin bularak dinlenebilir, “Yeryüzünün Yargıcı doğru olanı yapmaz mı?” Göz ile görünen bir zorluğu çözümleme yöntemindeki bilgelik daha fazladır; çünkü kesinlikle net olan şey şudur: “Tanrıya karşı yanıt verme” konumunda olan bir yürek, insani kanıtlar aracılığı ile ikna edilemez.

Ama Tanrı yine de tüm kibirli insan mantığını yanıtlamak ve insan zihnindeki boş düşünceleri alt etmek ister ve doğaya ölüm hükmünü en adil şekilleri ile yazabilir. “İnsanlar bir kez öleceklerdir.” Bu kaçınılmaz bir gerçektir. İnsan ölüm vadisinden geçişini mümkün olan en kahramanca şekilde örtmeye çalışıp, düşkünlüğünü gizlemek istese bile, en düşkün konumunda en onurlu ünvanların hiç bir şey ifade etmediğini anlayacaktır; ölüm yatağında sahte bir ışığa tutunabilir, cenaze töreni ve mezarlık gibi konular her ne kadar görkemli bir şekle büründürülmek istense de, mezar taşında ölümlü insanın utancı gizlenemez. İnsan her şeyi yapabilir, ama sonuç olarak ölüm, ölümdür ve insan o an geldiği zaman ondan kaçınamaz ya da ona engel olamaz.

Mısırdan Çıkış 11. Bölümün ilk ayeti aracılığı ile yukarıdaki düşüncelere değindik. “Bir bela daha!” Ciddi ve yetkin bir söz! Bu söz ile Mısırın ilk doğanlarının ölümü imzalanmış oldu. “Musa firavuna şöyle dedi: ‘RAB diyor ki, ‘gece yarısı Mısırı boydan boya geçeceğim. Tahtında oturan firavunun ilk çocuğundan, değirmendeki kadın kölenin ilk çocuğuna kadar, hayvanlar dahil, Mısırdaki tüm ilk doğanlar ölecek. Bütün Mısırda benzeri ne görülmüş ne de görülecek büyük bir feryat kopacak.” (Mısırdan Çıkış 11: 4-6)

Son bela bu olacak idi – her evde ölüm! “Ama İsraillilere ya da hayvanlarına bir köpek bile havlamayacak. O zaman Rabbin İsrailliler ile Mısırlılara nasıl farklı davrandığını anlayacaksınız.” Kendisine ait olanların ve Kendisine ait olmayanlarına arasına yalnızca Rab bir fark koyabilir. Bizim herhangi birine şu sözleri söylemeye hakkımız yoktur: “Sen kendine bak; ben senden daha kutsalım.” Bu sözler, bir Ferisinin kullandığı sözlerdir. Ama Tanrı araya bir fark koyduğu zaman, bu farkın ne olduğunu araştırmak zorundayız ve incelediğimiz bu olayda meselenin bir ölüm kalım meselesi olduğunu görüyoruz. İşte bu, Tanrının büyük “farkıdır.” Tanrı kesin bir çizgi çizer ve bu çizginin bir yanında “ölüm” bir yanında “yaşam” vardır.  Mısırın ilk doğanlarının çoğu İsrail’in ilk doğanları kadar sevimli ve çekici, hatta onlardan daha çekici bile olabilirler, ama yaşama ve ışığa sahip olan, temeli Tanrının kefaret eden sevgisinin öğütleri ve şimdi göreceğimiz gibi, kuzunun kanı üzerine inşa edilmiş olan İsrail idi. Bu temel İsrail için mutlu bir konum idi; ama öte yandan tahtta oturan kraldan değirmende çalışan köle kadının ilk doğanına kadar Mısır ülkesinin her tarafında ölüm görülecek idi; Yehova’nın değneğinin ağır darbesinden sonuçlanan acı feryatlardan başka bir şey duyulmayacak idi. Tanrı insanın kibirli ruhunu alçaltabilir ve insanın gazabını Kendisine övgüye çevirebilir. “Senin bu görevlilerinin hepsi önümde eğilecek. ‘Sen ve seni izleyenler, ‘Gidin!’ diyecekler ve ben ondan sonra gideceğim.’” (Mısırdan Çıkış 11: 8) Tanrının Kendisi Kendi planlarını başaracak, bedeli ne olur ise olsun O’nun merhamet planları yerine gelecek ve O’na karşı duranlar ise zihin karışıklığına uğrayacaklar. “Şükredin Rabbe, çünkü O iyidir, sevgisi sonsuzdur… Mısırda ilk doğanları öldürene, güçlü eli ve kudretli kolu ile İsrail’i Mısırdan çıkarana şükredin, çünkü sevgisi sonsuzdur!” (Mezmur 136)

“Rab Mısır’da Musa ile Harun’a ‘Bu ay sizin için ilk ay, yılın ilk ayı olacak’ dedi.” (Mısırdan Çıkış 12: 1,2) Burada zaman düzeninde çok ilginç bir değişim mevcuttur. Yehova, halkı ile ilgili olarak o yılın alışılmış düzenine müdahale ettiği zaman, aslında prensip olarak halkına, O’nunla olan ilişkilerinde yeni bir dönem başladığını öğretmek istedi. Bu yüzden önceki geçmiş tarihleri geçersiz sayıldı, boş bir sayfa olarak görüldü. Gerçek yaşamdaki ilk adımı oluşturacak olan, kurtuluş idi.

Bu ifade ile, sade bir gerçek öğretilmektedir. Bir insanın yaşamı, o insan Tanrı ile yürümeye başladıktan sonra gerçekten hesaba katılmaz. Kuzu’nun değerli kanı aracılığı ile, tam kurtuluş ve yerleşmiş huzur bilgisi sağlanır. Kişi, bundan önce Tanrının yargısı altında idi ve ayetlerin diline göre “suçları ve günahları yüzünden ölü idi;” “Tanrının yaşamından uzak idi.” Ama artık tüm geçmişi, her ne kadar telaşlı aktiviteler ile dolu geçmiş olsa da tamamen silinmiştir. Bu dünyanın insanının dikkatini çeken tüm şeyler onurlar, zenginlikler, zevkler, yaşamın çekicilikleri, Tanrının yargısının ışığı altında incelendikleri zaman ya da kutsal yerin dengeleri içinde ölçüldükleri zaman, Kutsal Ruh’un kayıtlarında tamamen değersiz ve boş bir yer tutarlar. “Oğul’un sözünü dinlemeyen yaşamı görmeyecektir.” (Yuhanna 3:36) İnsanlar toplum içine girdikleri ya da oraya buraya yolculuk yaptıkları ve görülecek her yeri gördükleri zaman, “yaşamı görmüş” olmaktan söz ederler. Ama gerçekten tek, yalnızca bir tane yol olduğunu, “yaşamı görmenin” tek tanrısal yolu olduğunu ve bu yolun “Tanrının Oğlu’na iman etmek” olduğunu unuturlar.

İnsanlar bu konu hakkında ne kadar da az düşünürler! “Gerçek yaşamın” bir insanın gerçek ve gerçeklik içinde bir imanlı olduğu zaman, yalnızca ismen ya da dıştan ikrar şeklinde görülmeyeceğini düşünür ve gerçek yaşamın sonda yer aldığını sanırlar. Oysa Tanrı sözü bize, yalnızca Oğul’a iman ettiğimiz zaman yaşamı görebileceğimizi ve gerçek mutluluğu tadabileceğimizi söyler. “Oğul’a sahip olanın sonsuz yaşama vardır.” (1.Yuhanna 5:12) Ve tekrar, “Ne mutlu isyanı bağışlanana, günahı örtülen insana!” (Mezmur 32:1) Yaşama ve mutluluğa yalnızca Mesih’te sahip olabiliriz. Mesih olmadığı sürece, dışsal görünüm ne olur ise olsun, Cennet hükmüne göre, her şey ölüm ve sefalettir. Yürekteki kalın imansızlık peçesi kaldırıldığı zaman ve iman gözü ile lanetlenmiş ağaç üzerinde bizim ağır suç yükümüzü taşıyarak kanayan Kuzu’yu görmemiz sağlandığı zaman, yaşam yolundan içeri girer ve tanrısal mutluluk kasesinden içeriz – bu yaşam çarmıhta başlar ve bir yücelik sonsuzluğuna doğru akar- bu mutluluk her geçen gün daha derin ve daha saf hale gelir, tanrı ile bağlantısı daha yoğunlaşır ve biz uygun bölgeye ulaşıncaya kadar Tanrının ve Kuzu’nun huzurunda, Mesih’te temellenir. Yaşamı ve mutluluğu herhangi başka bir yolda aramak, içinde saman olmayan tuğla yapmayı isteyecek kadar boş ve yararsız bir iştir.

Evet, canlarımızın düşmanının bizim her şeyin yolunda gittiğini sanmamız için bu gerçeğin önemini gizlemeye çalıştığı doğrudur. Çeşitli hileli oyunlar düzenleyerek şeytanın kutunun içine hapsedilmiş olduğunu unutturmaya ve bizi Mesih’ten uzak tutmaya çalışır. Mesih’te olmayan hiç bir şey gerçek, sağlam ya da tatmin edici değildir. Mesih’in dışındaki her şey “boştur ve ruha sıkıntı” verir. Gerçek ve sonsuz sevinçler sadece O’nda bulunurlar. Ve biz yalnızca O’nun içinde, O’nun üstünde, O’nunla ve O’nun için yaşamaya başladığımız zaman, yaşamaya başlarız. “Bu ay sizin için ilk ay, yılın ilk ayı olacak.” Mısırda her tür tarla işi, harç ve kerpiç yapımı gibi işler ile harcanan zamanın akıllardan silinmesi gerekir. Ama tanrısal lütfun onlar adına başardığı kurtuluş, her zaman akıllarda tutulmalı ve hatırlanmalıdır.

“Bütün İsrail topluluğuna bildirin: Bu ayın onunda herkes ailesine göre kendi ev halkına birer kuzu alacak. Eğer bir kuzu bir aileye çok geliyor ise, aile bireylerinin sayısı ve herkesin yiyeceği miktar hesaplanacak ve aile kuzuyu en yakın komşusu ile paylaşabilecek. Koyun ya da keçilerden seçeceğiniz hayvan kusursuz, erkek ve bir yaşında olmalı. Ayın on dördüne kadar ona bakacaksınız. O akşam üstü bütün İsrail topluluğu hayvanları boğazlayacak.” Burada, Tanrının sonsuz amacına uygun olarak kurtuluşu, kuzunun kanını temel alan ya da kuzunun kanına bağlı olan halkı görüyoruz. Kurtuluştaki tanrısal temel, kuzunun kanıdır. Kurtuluş planı, Tanrının sonradan aklına gelen bir düşünce değildi; dünyanın başlangıcından önce, ya da şeytandan ya da günahtan önce Tanrının sesi her zaman sonsuzluğun sessizliğinde duyuldu ve gezegenleri var olmaya çağırdı. Tanrının sesi sevginin derin öğütlerine sahip idi ve bu öğütler yaratılışta hiç bir zaman yeterince sağlam bir temel bulamadılar. Yaratılışın tüm bereketleri, ayrıcalıkları ve saygınlıkları bir yaratığın itaat etmesine bağlı idiler ve bu yaratığın başarısızlığa uğradığı anda hepsi çekip gittiler. Ama sonra şeytanın yaratılışı kirletme girişimi, Tanrının kurtuluş ile ilgili daha derin amaçlarının görülmesi için gerekli olan yolun açılmasına neden oldu.

Bu harika gerçek bize karakteristik olarak kuzunun ayın onundan on dördüne kadar bakılması gerektiği koşulu ile belirtilerek sunulur. Bu kuzunun Mesih’i işaret ettiğine ilişkin hiç bir kuşku yoktur. 1.Korintliler 5:7 ayeti bu ilginç örneği tüm kuşkuların ötesindeki bir noktada uygulamaya koyar. “Çünkü Fısıh Kuzumuz Mesih bizim için kurban edildi.” 1.Petrus adlı mektupta kuzu ile ilgili şu imaları okuruz: “Biliyorsunuz ki, atalarınızdan kalma boş yaşayışınızdan altın ya da gümüş gibi geçici şeyler ile değil, kusursuz ve lekesiz kuzuyu andıran Mesih’in değerli kanının fidyesi ile kurtuldunuz. Dünyanın kuruluşundan önce bilinen Mesih, çağların sonunda sizin yararınıza ortaya çıktı.” (1.Petrus 1:18-20)

Tanrının tüm amaçları, öncesizlikten bu yana Mesih’e işaret etmiştir. Ve düşmanın hiç bir çabası bu planlara müdahale edip onları bozamaz. Evet, şeytanın tüm çabaları yalnızca Tanrının kavranamaz bilgeliğinin ve bozulamaz dengesinin ortaya çıkarılmasına hizmet eder. Eğer “kusursuz ve lekesiz kuzuyu andıran Mesih dünyanın kuruluşundan önce bilindi ise, o zaman kurtuluş planının dünyanın başlangıcından önce Tanrının zihninde mevcut bulunduğu kesindir. Kutsanmış Olan’ın, şeytanın, Kendi yaratılışına sokmuş olduğu korkunç kötülüğe karşı koymak için uğraşması dahi gerekmez. Hayır, O yalnızca dünyanın kuruluşundan önce bilinen ve çağların sonunda bizim yararımıza ortaya çıkan lekesiz Kuzu ile ilgili gerçeği, Kendi değerli öğütlerinin ifşa edilmemiş hazinesinden ortaya çıkarttı.

Yaratılışın başlangıcında Kuzunun kanına ihtiyaç yoktu, çünkü yaratılış Yaratan’ın elinden henüz yeni çıkmıştı; yaratılışın her aşaması her bölümü Tanrının elinin harikalığını sergiliyordu. “Tanrının görünmeyen nitelikleri – sonsuz gücü ve Tanrılığı – dünya yaratılalı beri O’nun yaptıkları ile anlaşılmakta, açıkça görülmektedir.” (Romalılar 1:20) Ama ne zaman “bir tek kişi” aracılığı ile günah dünyaya girdi, işte ondan sonra kurtuluş düşüncesi Kuzunun kanı aracılığı ile daha yüksek, daha derin, daha zengin ve daha dolu bir şekilde ortaya çıktı. Bu görkemli gerçek ilk önce, bizim ilk anne ve babamız Aden bahçesinden çıkartıldıkları zaman, onların çevrelerini kuşatan kalın bulutları delip geçti; gerçeğin parıltıları Musa’nın öyküsündeki örnek ve gölgelerde göründü ve gerçek Rab İsa beden alan Tanrı olarak dünyaya geldiği zaman, dünya üzerinde tam olarak parladı ve gerçeğin zengin ve eşsiz sonuçları beyaz giysileri içinde ellerinde palmiye dalları tutan kalabalık Tanrının ve Kuzunun tahtı önünde toplandıkları zaman tam olarak görünecektir. Ve tüm yaratılış Davut Oğlu’nun esenlik sağlayan değneği ile huzura kavuşacaktır.

Şimdi ayın onunda alınan ve on dördüne kadar bakılan kuzunun sonsuzluktan beri Tanrı tarafından belirlenmiş olan Kuzu olduğunu, ama zaman dolduğunda bize gösterildiğini anlıyoruz. Tanrının Mesih’teki sonsuz amacı, imanlının esenliğinin temeli haline gelir. Bundan daha azı yeterli olmayacak idi. Yaratılışın, zamanın sınırlarının ve günahın dünyaya girmesinin çok ötesine götürülürüz ve esenliğimizin temel sağlayışını lütfeden Kuzu’yu anlarız. “Dünyanın kuruluşundan önce bilinen Mesih” ifadesi bizi sonsuzluğun kavranması imkansız derinliklerine geri götürür ve bize kurtaran sevgisinin kendi öğütlerini biçimlendiren Tanrıyı gösterir. Ve her şeyi O’nun değerli ve lekesiz Kuzusu’nun kefaret eden kanı üzerine inşa eder. Tanrının zihnindeki öncelikli düşünce her zaman Mesih idi ve bu yüzden O, konuşmaya ya da hareket etmeye başladığı anda O’nun öğütlerinde ve sevgisinde en yüce yere sahip olan Kişi’nin gölgesi ortaya çıkma fırsatı buldu. Ve biz, esin akışı içinde devam eder iken, her törenin, her geleneğin, her buyruğun ve her kurbanın “dünyanın günahını ortadan kaldıran Tanrı Kuzusu’na” işaret ettiğini anlarız. Fısıh kuzusu ilgili her koşul ile birlikte Kutsal Yazıların en çok ilgi çeken ve en derin öğretişlerinin varlıklarının farkına varırız.

Mısırdan Çıkış 12. Bölümün yorumunda konumuz tek bir topluluk ve tek bir kurbandır. “O gün akşam üstü bütün İsrail topluluğu kuzuyu boğazlayacak.” (ayet 6) Bir çok ailenin birden fazla sayıda kuzuya sahip olması önemli değil idi; bu durum bu şekilde gerçekleşmiş idi, ama ailelerin hepsi tek bir topluluk ve tek bir kuzuyu ima etmekte idi. Bu örneğin aynısını Tanrının tüm Kilisesinde görürüz; Kutsal Ruh tarafından İsa Mesih’in adı ile toplanmıştır ve tek bir topluluktur.

“Hayvanın kanını alıp etin yeneceği evin yan ve üst kapı sövelerine sürecekler. O gece, ateşte kızartılmış et, mayasız ekmek ve acı otlar ile yenmelidir. Eti, çiğ ya da haşlanmış olarak değil, başı, bacakları, bağırsakları ve işkembesi ile birlikte kızartarak yiyeceksiniz.” (ayetler 7-9) Fısıh kuzusu hakkında iki açıdan düşünmemiz gerekir, yani, esenliğin zemini ve birliğin merkezi. Kapı söveleri üzerine sürülen kan İsrail’in güvenliğini garanti ediyor idi. “Kanı gördüğüm zaman, üzerinizden geçeceğim.” (ayet 13) Kesin esenliğin tadının çıkartılması için bundan başka hiç bir şey talep edilmedi, ölüm saçan melek serpilmiş kanın uygulandığı evi gördüğü zaman dokunmadan geçip gitti. Ama Mısır ülkesinin her yerindeki diğer evlerde ölüm oldu. Her insan bir kez ölür; ama Tanrı yüce merhameti ile, İsrail’in ölüm cezasını üzerine alacak ve İsrail’in yerine geçecek lekesiz bir kuzu buldu. Böylelikle Tanrının talepleri ile İsrail’in ihtiyaçları tek ve aynı şey aracılığı ile, yani, kuzunun kanı ile sağlandı. Kapı üzerinde sürülen o kan her şeyin yetkin olduğunu kanıtlıyor idi; çünkü bu konu tanrısal bir plan olarak düzenlenmiş idi ve içinde mükemmel esenlik egemen idi. Bir İsraillinin yüreğindeki en ufak bir kuşkunun gölgesi bile esenliğin temeli olarak atanmış tanrısal kefaret kanını hor görmek anlamına gelirdi.

Kapısının üzerine kan sürülmüş evin içindeki her bir kişi ölüm meleğinin kılıcını hak ediyor idi; ama kuzu bu kişilerin yerine geçmiş idi. Ve her kişinin esenliğinin sarsılmaz temeli işte bu idi. Kendisinin üzerine inmesi gereken ölüm yargısı, Tanrı tarafından atanmış olan kurbanın üzerine indi. Ve kurban kendisine inanan herkesi esenlik ile besleyebildi. Bu konuda duyulacak tek kuşku bile Yehova’yı yalancı konumuna sokacak idi. Çünkü Yehova şöyle demiş idi: “Kanı gördüğüm zaman üzerinizden geçeceğim.” Bu söz yeterli idi; Burada söz konusu olan kişisel değerlilik değil idi. İnsanın çabasının bu konuda hiç bir rolü yok idi; üzeri kan ile örtülü olan her şey güvenlikte idi. Bu durumdaki kişiler kurtulabilecek bir konumda değiller idi; kurtulmuşlardı. Kurtulmayı umut etmiyorlar ya da bunun için dua etmiyorlar idi. Ve kurtulduklarının kesin bir gerçek olduğunu biliyorlar idi, çünkü bu sözdeki yetki tüm kuşaklar boyunca sonsuzluğa dek sürecek olan bir yetki idi. Ayrıca bunun da ötesinde, kısmen değil tamamen kurtulmuşlardı ve üzerlerinde yarı yargı değil, hiç bir yargı yok idi. Kuzunun kanı ve Rabbin sözü Mısır ülkesindeki o dehşet dolu gecede İsrail’in esenliğinin temelini oluşturuyorlar idi ve Mısırın ilk doğanlarını ölüm saçan melek vurdu. Eğer bir İsraillinin başındaki tek bir saça bile dokunulabilecek olsa idi, o zaman Yehova’nın sözünün boş olduğu ve kuzunun kanının değersiz olduğu kanıtlanmış olacak idi.

Tanrının huzurunda, bir günahkarın esenliğinin temelini neyin oluşturduğu konusunda basit ve net bir açıklama en çok gerekli olandır. Mesih’in tamamlamış olduğu işin içine pek çok şey karıştırılmaya kalkışılır ve bu yüzden canlar karanlık ve belirsizlik tarafından rahatsız edilirler. Mesih’in kanının kurtuluşun mutlak ve tek karakteri olduğunu görmedikleri zaman bu gerçeği kendilerine uygulayamazlar. Tam bir kefaret sunulmuş olduğu için günahlardan tam bir bağışlanma sağlanmıştır, ancak canlar bu basit gerçeğin farkına varmamış gibidirler. Günahkarın ölümden dirilişi ile ilgili gerçeğin yaratılışın tüm zihnine Kutsal Ruh tarafından açıklanması gerekir. Çarmıhta akan kanın dışında başka hiç bir yolun ya da çözümün mevcut olmadığı bir gerçektir. Kötü ruhlar bile bu gerçeği bilirler. Ancak bu onlara bir yarar sağlamaz. En çok gerekli olan şey, bizim kurtulduğumuzu bilmemizdir. İsrailli, kanın içinde yalnızca güvenlikte olduğunu değil, aynı zamanda kurtulduğunu da biliyor idi. Ve neden kurtulmuş idi? Kurtulmasının nedeni kendisinin yapmış olduğu bir şey mi idi ya da hissettiği  ya da düşündüğü bir şey mi idi onu kurtaran? Kesinlikle hayır! Sadece şu yüzden: çünkü Tanrı, “Kanı gördüğüm zaman, üzerinizden geçeceğim.” İsrailli Tanrının sözüne dayanarak inanmış ve kurtulmuş idi. Tanrının söylediğine iman etmiş idi, çünkü bu sözü Tanrı söylemiş idi. İsrailli Tanrının yalan söyleyemeyeceğine mührünü basmış idi.

Ve sevgili okuyucum, İsraillinin güvendiği ve temel aldığı kendi duyguları, düşünceleri ya da duyguları değil idi. İsrailli kuzunun kanına saygı duyuyor ve yalnızca buna güveniyor idi. Bunun dışında bir şeye güvenmek, bir evi kum üzerine inşa etmeyse benzerdi. Düşünceleri ve duyguları derin de olabilirler, sığ da olabilirlerdi. Ama duygularının derinliğinin ve sığlığının İsraillinin esenliğinin temeli ile hiç bir ilgileri yok idi. Tanrı şöyle dememiş idi: “Kanı siz gördüğünüz ve ona gerektiği gibi değer verdiğiniz zaman, üzerinizden geçeceğim.” Eğer Tanrı böyle söylemiş olsa idi, o zaman, bu sözler İsraillinin kendisi hakkında koyu bir umutsuzluğa düşmesi için yeterli olacak idi; kuzunun değerli kanının değerini insan zihninin her zaman yeterince takdir etmesi zaten imkansız gibidir. Esenlik sağlayan ve esenliği garanti eden tek şey, Yehova’nın gözünün sadece kuzunun kanını gördüğü ve onun değerini bilmesi idi. Yüreğe huzur sağlayan budur. Kan evin dışında idi ve İsrailli evin içinde idi; öyle ki dışarıdaki kanı içeriden görmesi imkansız olsun; ama Tanrı kanı gördü ve bu tamamen yeterli idi.

Bu gerçeğin günahkarın esenliği konusuna uygulanması oldukça basittir. Rab İsa Mesih günaha karşı mükemmel bir kefaret olarak değerli kanını dökmüş ve bu değerli kanı Tanrının huzuruna götürmüş ve onu Tanrının huzurunda serpmiştir. Ve Tanrının kuzunun kanı konusundaki tanıklığı, iman eden günahkara, kendi adına her şeyin çözümlendiği garantisini verir. Çözüm, İsraillinin kana verdiği değer aracılığı ile gelmemiştir; Tanrının çok büyük değer verdiği kanın aracılığı ile gelmiştir. Ve bu nedenle Tanrı, kana başka hiç bir şey eklenmesine gerek kalmadan adil kalarak tüm günahı bağışlayabilir ve günahkarı Mesih’te tamamen doğru olarak kabul edebilir. Eğer bir kişinin esenliği kan hakkındaki kendi değerine bağlı olur ise, garantilenmiş bir esenliğin tadını nasıl çıkartabilir? Bu, imkansızdır! Bir insan zihninin kan hakkında oluşturabileceği en yüksek değer,  kanın tanrısal açıdan sahip olduğu değere asla ulaşamaz. Ve işte bu yüzden eğer esenliğimiz, kuzunun kanı hakkında bizim verdiğimiz değere bağlı olmuş olsa idi, artık garanti edilmiş bir esenliğin tadını asla çıkartamaz idik; esenliğe kavuşmayı “yasanın işleri” aracılığı ile aramak yanlıştır. Esenliğin yeterli bir temeli ancak ve sadece kuzunun kanı aracılığı ile elde edilmesi gerekir, aksi takdirde asla esenliğe kavuşamayız. Kuzunun kanına eklenmeye çalışılacak başka herhangi bir değer, Hıristiyanlığın tüm temelini alt üst etmek olur. Bunu şuna benzetebiliriz: günahkarı Sina Dağının eteklerine götürüp onu işler ile ilgili bir antlaşmanın altına sokmak. Mesih’in kefaret eden kurbanı ya tam yeterlidir ya da yetersizdir. Eğer yeterli ise o zaman neden kuşku ve korkulara yer verilsin? Ağzımız ile ikrar ettiğimiz sözler, Mesih’in işi tamamladığıdır. Ama yüreğin kuşkuları ve korkuları işin tamamlanmamış olduğunu beyan ederler. Her kim eksiksiz ve sonsuza kadar kalıcı olan bağışlanmasını ve Mesih’te Tanrı doğruluğuna sahip olduğunu inkar eder ise, Mesih’in kurbanının kendisi ile ilgili olarak eksik kaldığını söylemiş olur.

Ama Mesih’in kanının yeterliliği konusundaki çağrıda var olan özgürlük düşüncesinden yoksun kalan pek çok kişi vardır. Ve her şeye rağmen, esenliğe sahip değildirler. Bu tür kişiler eğer yalnızca doğru iman şekline sahip olmuş olsalar idi, bundan emin olurlardı. Bu mutsuz durumda olan pek çok can mevcuttur. Bu canlar, Mesih’in kanı ve Tanrının Sözü yerine kendi ilgi ve kendi imanları ile meşguldürler. Başka bir deyiş ile, dışarıya yani Mesih’ e bakmak yerine, içeriye yani kendilerine bakarlar. İman, bu değildir. Ve bu davranışlarının bir sonucu olarak esenliğe sahip olamazlar. Evinin kapısının sövesine kan sürmüş olan bir İsrailli, bu tür canlara gerekli olan dersi öğretebilir. İsrailli kendi çabası ya da bu konudaki düşünceleri aracılığı ile değil, kan sayesinde, yalnızca kan aracılığı ile kurtuldu. Hiç kuşkusuz aynı şekilde kuzunun kanı ile ilgileniyordu ve bu konuda kendi düşüncelerine sahip olacak idi; ama ayrıca, Tanrı şöyle dememiş idi: “Kuzunun kanı ile ilgilendiğini gördüğüm zaman, üzerinden geçeceğim.” Ah! hayır; KAN, tüm saygınlığı ve tanrısal yetkinliği ile İsrail’in önüne konmuş idi ve eğer kanın yanı sıra evde, bir güvenlik temeli olarak, bir lokma mayasız ekmek dahi bulundurmuş olsalar idi, Yehova’yı bir yalancı konumuna sokmuş olacak ve O’nun çözümünün yeterliliğini inkar etmiş olacaklar idi.

Ne yazık ki bizlerde her zaman, esenliğimizin zemin temeli yapmak amacı ile Mesih’in kanına başka şeyler eklemek için bir şeye bakmak ya da kendimiz ile ilgili bir bağlantı kurmak gibi eğilimler mevcuttur. Bu can alıcı noktanın kavranması ile ilgili netlik ve sağduyu eksikliği söz konusudur. Bu nedenle Tanrı halkının çoğunluğunun kuşku ve korkular tarafından rahatsız edildikleri aşikardır. Mesih’in, esenliğin temeli olarak bizim için tamamladığı işten çok ya da bu iş yerine içimizdeki Kutsal Ruh’un meyvelerini gözlemleye eğilim gösteririz. Şimdi Kutsal Ruh’un Hıristiyanlıktaki hizmet konumuna bakacağız. Ancak Kutsal Yazıların hiç bir yerinde esenliğimizin temelinin Kutsal Ruh’un hizmet konumu olduğundan söz edilmez. Esenliği, Kutsal Ruh değil, Mesih sağladı. Esenliğimizin Kutsal Ruh olduğu söylenmez, Mesih olduğu söylenir. (Elçilerin İşleri 10:36; Efesliler 2:24, 17; Koloseliler 1:20 ayetlerini karşılaştırın) Sevgili okuyucum bu değerli ayrımı kavrayamayacak kadar düşüncesiz olamaz. Esenliği sağlayan Mesih’in kanıdır; Mesih’in kanı, bize mükemmel aklanma sağlar, tanrısal doğruluk lütfeder, vicdanı temizler, en kutsal yere girebilmemizi sağlar, iman eden günahkarı kabul eden Tanrının adaletini ortaya koyar ve bizim cennetin tüm sevinçlerini, saygınlıklarını ve yüceliklerini almamızı sağlayan ünvanı oluşturur (Bakınız Romalılar 3:24-26; Romalılar 5:9; Efesliler 22:13-18; Koloseliler 1:20-22; İbraniler 9:14; İbraniler 10:19; 1.Petrus 1:19; 1.Petrus 2:24; 1.Yuhanna 1:7; Vahiy 7:14-17)

Mesih’in kanının üstün değerini ortaya koymak için yazar iken, onu Tanrının atamış olduğu konumda ifade etmeye çalışır iken, Kutsal Ruh’un işleyişlerinin değerini küçük görme gibi bir yanlış anlaşılmaya meydan vermemiş olduğumu umuyorum. Tanrı yasaklasın. Kutsal Ruh, Mesih’i açıklar; Mesih’i tanımamızı, O’ndan zevk almamızı ve O’ndan beslenmemizi sağlar. Mesih için tanıklık eder; Mesih ile ilgili değerleri alır ve onları bize gösterir. Kutsal Ruh paydaşlığın gücü, mührü, tanığı, gayreti ve yağıdır. Kısaca özetleyecek olur isek, Kutsal Ruh bereketli işleyişleri ile mutlak bir şekilde elzemdir. Kutsal Ruh olmadan Mesih’i ne görebiliriz, ne işitebiliriz, ne bilebiliriz, ne hissedebiliriz, ne tecrübe edebiliriz, ne zevk alabiliriz ne de gösterebiliriz. Bu aşikardır. Kutsal Ruh’un işleyişleri ile ilgili öğretiş, Söz’de net bir şekilde açıklanır ve her gerçek ve doğru öğretişe sahip imanlı tarafından anlaşılır ve kabul edilir.

Yine de, tüm bu gerçeklere rağmen Kutsal Ruh’un işi, esenliğin temeli değildir; çünkü eğer öyle olmuş olsa idi, Mesih gelene kadar tam esenlik sağlanmış olması gerekirdi; oysa Kutsal Ruh’un kilisedeki işleyişi Mesih’in imanlıdaki işini sürdürür. “Kutsal Ruh’un kendisi söz ile anlatılamaz iniltiler ile bizim için aracılık eder.” (Romalılar 8:26) Kutsal Ruh bizi, önceden belirlenmiş olan standarda, yani “Oğul’a benzeyişe” dönüştürmek için çalışır. O, her doğru arzunun, her kutsal isteğin, her saf duygunun, her tanrısal deneyimin ve her sağduyulu ikna edilişin tek Yetkilisidir. Ama şurası kesindir ki, Kutsal Ruh’un bizdeki işleyişi biz bu sahneden ayrılıncaya ve yücelikte Mesih ile birlikteki konumumuzu elde edinceye kadar tam olmayacaktır. İbrahim’in uşağı da Rebeka konusunda onu İshak’a sununcaya kadar işini tamamlamış sayılmadı; aynı şeyi burada uygun bir örnek olarak verebiliriz.

Ama Mesih’in bizim İÇİN tamamladığı iş böyle değildir. Mesih’in işi, mutlak ve sonsuz bir şekilde tamdır. “Yapmam için bana verdiğin işi tamamladım.” (Yuhanna 17:4) Ve tekrar, “Tamamlandı!” (Yuhanna 19:30) Kutsal Ruh henüz işini tamamlamış olduğunu söyleyemez. Mesih’in yeryüzündeki gerçek Vekili olarak Kendi çalışmalarının alanını çevreleyen çeşitli düşman etkilerinin ortasında hala çalışır. Kutsal Ruh Tanrı halkının yüreklerinde onları pratik ve tecrübe açısından yukarı kaldırmak, Tanrı tarafından atanmış standarda yükseltmek için çalışır. Ama bir cana hiç bir zaman Tanrının huzurundaki esenliği için Kendi işleyişine güvenmesini öğretmez. Kutsal Ruh’un görevi İsa’dan söz etmek ve O’nu yüceltmektir. “O, Ben’i yüceltecek, çünkü benim olandan alıp size bildirecek.” (Yuhanna 16:14) O zaman, eğer birinin esenliğin gerçek temelini anlayabilmesi, yalnızca Kutsal Ruh’un öğretişi ile mümkün olabiliyor ise, can’ın sonsuza kadar dinlenmesi gereken temel olarak yalnızca Mesih’in işini sunabileceği aşikardır; evet, Kutsal Ruh’un imanlıdaki işi gerçekleri açıklamak ve öğretmektir. Kutsal Ruh, bize ünvanı açıklıyor, onu anlamamızı sağlıyor ve ondan zevk almamızı mümkün kılıyor olsa da, Kendisi bizim ünvanımız değildir.

Bu yüzden fısıh kuzusu İsrail’in esenliğinin temeli olarak, imanlının esenliğinin temeli olan Mesih ile ilgili güzel bir örnektir. Kapı söveleri üzerindeki kana eklenmesi gereken hiç bir şey yoktu. Aynı şekilde kutsal ahit sandığındaki merhamet yerinde bulunan kana eklenmesi gereken hiç bir şey de yoktu.“Mayasız ekmek” ve “acı otlar” gerekli idiler, ama esenliğin temelinin ne tamamını ne de bir kısmını oluşturmuyorlar idi. Bunlar evin iç kısmında idiler ve oradaki yemeğin özelliklerine biçim veriyorlar idi; ama KUZUNUN KANI HER ŞEYİN TEMELİ İDİ.  Halkı ölümden kurtaran ve onlara bir yaşam, ışık ve esenlik sunan kuzunun kanı idi. Kuzunun kanı, Tanrı ve kurtardığı halkı arasındaki bir bağı oluşturmakta idi. Tamamlanmış kurtuluşun temelinde Tanrı ile bağı olan bir halk olarak kan, belirli sorumluluklarını karşılamak için sahip oldukları en üstün ayrıcalık idi, ama bu sorumluluklar bağı oluşturmuyorlar idi, ancak yalnızca bu bağdan dışarıya akıyorlar idi.

Ve ayrıca okuyucuma hatırlatmak istediğim bir konu daha var: Kutsal Yazılarda bağışlanma nedenimiz olarak belirtilen şey, Mesih’in sürmüş olduğu itaatkar yaşam değildir; sevginin sonsuza kadar kalıcı kapılarını ardına kadar açan Mesih’in çarmıhtaki ölümü idi, aksi takdirde bu kapıların sonsuza kadar kapalı kalmaları gerekirdi. Mesih çarmıha gerilemeden önce, İsrail’in kentlerini “iyilik yaparak” boydan boya dolaştı, ama tapınan kişinin Tanrıya yaklaşması için engel teşkil eden tapınak perdesi yırtılmadan kaldı; o gizemli perdeyi “yukarıdan aşağıya” doğru yırtan olay, Mesih’in çarmıhta ölürken döktüğü kanı idi. Bizler O’nun itaatkar yaşamı aracılığı ile değil, “O’nun üzerine inen bereler aracılığı ile şifa bulduk”. Ve şifa bulmamızın tek nedeni, O’nun başka bir yerde değil, çarmıhta katlandığı bu bereler idi. Kutsanmış yaşamı süresince söylediği Kendi sözleri bu konuya kesin açıklık getirmek için yeterince aşikardır. “Katlanmam gereken bir vaftiz var. Bu vaftiz gerçekleşinceye dek nasıl da sıkıntı çekiyorum!” (Luka 12:50) Bu sözleri ile işaret ettiği çarmıhtaki ölümünden başka ne olabilir? Çarmıhtaki ölümü O’nun vaftizinin yerine gelmesi idi ve Adem’in suçlu oğullarının O’nun sevgisi aracılığı ile kurtuluşa kavuşmaları idi. Bir başka ayette şu sözleri söyler: “Buğday tanesi toprağa düşüp ölmedikçe yalnız kalır, ama ölür ise çok ürün verir.” (Yuhanna 12:24) O değerli “buğday tanesi” Mesih idi ve eğer beden almış olsa bile, lanetlenmiş ağaç üzerinde ölmemiş olsa idi, sonsuza kadar “yalnız” kalacak idi; halkı dirilişte O’nunla birlikte dirilsin diye tüm engelleri ortadan kaldırdı; “Ama eğer ölür ise, çok ürün verir.”

Okuyucum bu konu üzerinde yeterince özenli düşünmeyebilir. Oysa bu konu, yoğun bir ağırlık taşır ve çok önemlidir. Bu meselenin tamamı ile ilgili olarak iki noktayı hatırlamak gerekir, yani, eğer diriliş olmasa idi, Mesih ile birleşme olamazdı ve Mesih çarmıhta yalnızca günahların cezasını çekmiş olur idi. İsa’nın beden alması, bizi Kendisi ile birleştirmesi için yeterli değil idi. Böyle bir şey mümkün olamaz idi. Günahlı beden bu şekilde nasıl birleşebilirdi? Günah bedeni ölüm aracılığı ile yok edilmeli idi. Tanrısal talebe göre günahın ortadan kaldırılması gerekiyordu; düşmanın tüm gücü yıkılmalıydı. Tüm bunlar nasıl yapılacak idi? Yalnızca Tanrının değerli ve lekesiz Kuzusunun çarmıhtaki ölüme boyun eğmesi aracılığı ile. “Bir çok oğlu yüceliğe eriştirirken onların kurtuluş öncüsünü acılar ile yetkinliğe erdirmesi, her şeyi kendisi için ve kendi aracılığı ile var eden Tanrıya uygun düşüyordu.” (İbraniler 2:10) “Bugün ve yarın cinleri kovup hastaları iyileştireceğim ve üçüncü gün hedefime ulaşacağım.” (Luka 13:32) Yukarıdaki bölümlerde yer alan “Yetkinlik” ve “yetkinliğe erdirmek” ifadeleri soyut olarak O’nun Kişiliğine işaret etmez, çünkü O, Tanrı olarak tüm sonsuzluk boyunca mükemmel idi ve O’nun İnsanlığı da aynı şekilde mutlak bir mükemmeliyete sahip idi. Ama sonra “Kurtuluş Kaptanı” olarak ve “pek çok oğlu yüceliğe eriştiren” olarak ve “pek çok ürün veren” olarak kurtardığı halkı “yetkin kılmak” için “üçüncü güne” ulaşması gerekiyordu. “rabbi sabırla bekledim; bana yönelip yakarışımı duydu. Ölüm çukurundan balçıktan çıkarttı beni, ayaklarımı kaya üzerinde tuttu, kaymayayım diye. Ağzıma yeni bir ezgi, Tanrımıza bir övgü ilahisi koydu. Çokları görüp korkacak ve rabbe güvenecekler.” (Mezmur 40: 1-3) O tek başına savaştı, ama güçlü Fatih olarak zaferinin ganimetlerini bizler toplayalım ve onlardan sonsuza kadar zevk alalım diye cömertçe dağıttı.

Ayrıca, Mesih’in çarmıhını yalnızca günah yüklenen bir yaşam içindeki koşul olarak düşünmememiz gerekir. “Bizler günah karşısında ölelim, doğruluk uğruna yaşayalım diye günahlarımızı çarmıhta kendi bedeninde yüklendi. O’nun yaraları ile şifa buldunuz.” (1.Petrus 2:24) günahları başka bir yerde yüklenmedi. Onları ahırda, çölde ya da bahçede yüklenmedi; YALNIZCA “AĞAÇ ÜZERİNDE “ yüklendi. Günahları çarmıhtan başka bir yerde asla yüklenmedi ve orada çarmıhta kutsanmış başını eğdi ve halkının günahlarının yoğun ağırlığı altında değerli yaşamını teslim etti. Çarmıh dışında başka hiç bir yerde Tanrının elinde hiç bir zaman acı çekmedi ve orada çarmıhta Yehova O’ndan yüzünü gizledi, çünkü günah nedir bilmeyen Mesih çarmıhta “günah” yapıldı. (2.Korintliler 5)

Yukarıda işaret edilen düşünce dizisi ve ayetlerin çeşitli bölümleri belki okuyucumu şu sözcüklerin tanrısal gücünü daha iyi anlayabilmeleri için yardımcı olabilirler: “Kanı gördüğüm zaman üzerinizden geçeceğim.” Kuzunun, hiç kuşkusuz lekesiz olması gerekiyor idi, çünkü Yehova’nın kutsal gözleri aksi halde ona nasıl bakabilirdi? Ama eğer kan dökülme olmasa idi, o zaman üzerinden geçme de olamazdı, çünkü “kan dökülmeden günah bağışlanması olamaz.” (İbraniler 9:22) Rab izin verirse bu konunun Levililer kitabının örneklerinde daha tam  ve uygun olarak önümüze geleceğini göreceğiz. Bu konu, Rab İsa Mesih’i içtenlikle seven herkesin dua etmesini ve dikkatini gerektirir.

Şimdi Fısıh’ın ikinci bir görünümünü inceleyeceğiz. Topluluk esenlik içinde kutsal ve mutlu bir paydaşlık ile bu görünümün çevresinde bir araya geldi. Kan aracılığı ile kurtulan İsrail bir konu ve kuzu ile beslenen İsrail başka bir konu idi. Onlar yalnızca kan aracılığı ile kurtuldular. Ama çevresinde toplanmış oldukları obje görünürde kızartılmış kuzu idi. Burada bir farklılık olmadan bir ayrım görülemez. Kuzunun kanı hem Tanrı ile bağlantımızın hem de birbirimizle olan bağlantının temelini oluşturur. O kanda yıkanmış kişiler olarak Tanrıya ve birbirimize sunuluruz. Mesih’in mükemmel kefareti olmadan ne Tanrı ile ne de O’nun topluluğu ile paydaşlık olamayacağı aşikardır. Her zaman hatırlamamız gereken bir şey vardır: İmanlılar gökyüzündeki diri Mesih’e Kutsal Ruh tarafından getirilirler. Bizler diri bir Baş’a bağlıyız – “diri bir taşa” geldik. O, bizim merkezimizdir. O’nun kanı aracılığı ile esenliğe kavuştuktan sonra, O’na büyük toplanma noktamız ve bağlantıyı kuran hat olarak sahibiz. “Nerede iki ya da üç kişi benim adım ile toplanır ise, ben de orada, aralarındayım.” (Matta 18:20) Kutsal ruh tek toplayıcıdır; Mesih Kendisinde toplandığımız tek objedir ve bizim topluluğumuz kutsallık aracılığı ile karakterize edilmelidir, öyle ki Tanrımız Rab aramızda konut kurabilsin. Kutsal Ruh yalnızca Mesih’e toplayabilir; bir sisteme, bir isme, bir öğretişe ya da bir düzene toplayamaz. Kutsal Ruh bir Kişi’ye toplar ve bu Kişi gökyüzünde yüceltilmiş Mesih’tir. Bu gerçek Tanrının topluluğu üzerinde alışılmamış bir özellik mühürler. İnsanlar herhangi bir alanda, herhangi bir merkez çevresinde ya da hoşlarına giden herhangi bir obje için bir araya gelebilirler, ama Kutsal Ruh insanları bir araya getirdiği zaman, bunu tamamlanmış bir kurtuluş zemini üzerinde ve Mesih’in Kişiliği çevresinde tanrı için kutsal bir konut oluşturmak amacı ile yapar. (1.Korintliler 3:16,17; 1.Korintliler 6:19; Efesliler 2:21,22; 1.Petrus 2:4,5)

Şimdi Fısıh Bayramında önümüze getirilen ilkelere ayrıntılı olarak bakacağız. Kan ile örtülmüş olan İsrail topluluğuna Yehova tarafından buyrulması gerekiyor idi. Yargılanmama güvencesi konusunda daha önce de görmüş olduğumuz gibi, kandan başka gerekli olan hiç bir şey yok idi. Ama bu güvenliğin sağladığı paydaşlığın içinde ihmal edilmemesi gereken başka şeylerin bulunması lazımdı.

Ve sonra, il kez şunu okuruz: “O gece ateşte kızartılmış et, mayasız ekmek ve acı otlar ile yenmelidir. Eti çiğ ya da haşlanmış olarak değil, başı, bacakları, bağırsakları ve işkembesi ile birlikte kızartarak yiyeceksiniz.” ((Mısırdan Çıkış 12: 8,9) Topluluk kızartılmış bir kuzunun çevresinde toplanarak bayram yapacaktı – kuzunun kızartılmış olması şarttı. Burada “Fısıh kurbanımız Mesih’in” Kendisini tanrısal kutsallık ve yargı ateşinin eylemine sunduğunu görürüz. Ve şu sözleri söyleyebilir: “Yüreğimi yokladın. Gece denedin, sınadın beni. Kötü bir şey bulmadın; kararlıyım, ağzımdan kötü söz çıkmaz.”  (Mezmur 17:3) O’nda olan her şey mükemmel idi. Ateş O’nu denedi ve O’nda hiç bir tortu yoktu. Başı, bacakları ve bağırsakları ve işkembesi ile birlikte.” Bu ifade ile kast edilen şudur: O’nun anlayışının yeri; dış kısmı ve onunla ilgili her şey ateşe tutuldu ve her şey mükemmel idi. Kızartma işlemi, bu yüzden Tanrının her koşuldaki buyrukları gibi çok derin anlam taşır. Söylenen her şey yerine getirilmelidir, çünkü her şeyin bir anlamı vardır.

“Eti çiğ ya da haşlanmış olarak yemeyin.” Eğer et bu şekilde yenmiş olsa idi, o zaman tanrısal amaç ile ilgili büyük gerçek için hiç bir ifade mevcut olamaz idi. Yani, Fısıh Kuzumuz çarmıhta Yehova’nın haklı gazabının ateşine katlanmak zorunda idi. Bu, can için sınırsız değer taşıyan bir gerçektir. Bizler yalnızca Kuzunun kanının sonsuz sığınağı altında değiliz, ama aynı zamanda iman aracılığı ile Mesih’in kanından da besleniyoruz. Çoğumuz bu konudaki bilgiden yoksunuzdur. Mesih’in bizim için yaptıkları ile kurtulmuş olmanın verdiği tatmin ile yetinmeye eğilim gösteririz. Oysa O’nun sevgi dolu yüreği bizler O’nunla kutsal paydaşlıkta bulunmadıkça tatmin olmaz. O, Kendisinden zevk almamız, O’ndan beslenmemiz ve O’nunla keyif yaşamamız için bizi Kendisine yakınlaştırmıştır. O, kefaret ettiği canlarımıza yiyecek olsun diye Tanrının gazabının yoğun ateşine katlanarak Kendisini bize sunar.

Ama bu kuzunun nasıl yenmesi gerekiyordu? “Mayasız ekmek ve acı otlar ile.” Maya, Kutsal Yazıların hepsinde değişmez olarak kötülüğün sembolü olarak kullanılır. Maya, hem Eski hem de Yeni Antlaşma’da hiç bir zaman saf, kutsal ya da iyi bir şeyi temsil etmez. Bu nedenle, bu bölümdeki “mayasız ekmek bayramı” kötülükten uygulamalı olarak ayrılışa dair bir örnektir; bu doğal bir sonuçtur, çünkü günahlar Kuzunun kanında yıkanmıştır ve acı otlar O’nun çektiği acıları simgeler. Kızartılmış bir kuzu ile mayasız ekmek yemek. Mayalı bir ekmek tüm buyruğun tanrısal özelliğini bozardı. Acı çeken bir Mesih ile olan paydaşlığımızda nasıl olur da herhangi bir kötülük ile bağlantı kurabiliriz? İmkansız. Çarmıhın anlamına Kutsal Ruh’un gücü aracılığı ile giren herkesin, aynı Güç aracılığı ile tüm sınırlarından mayayı kaldıracağı kesindir. Çünkü Fısıh Kuzumuz Mesih kurban edildi. Bunun için eski maya ile – kin ve kötülük mayası ile – değil, içtenliğin ve dürüstlüğün mayasız ekmeği ile bayram edelim.” (1.Korintliler 5:7,8) Bu bölümde sözü edilen bayram kilisenin yaşamına ve davranışına değinir ve mayasız ekmek bayramı ile ilişkilidir. Mayasız ekmek bayramı “yedi gün” sürerdi ve Kilise toplu olarak ve imanlı bireysel olarak, yedi gün ya da tüm dönem boyunca pratik kutsallıkta yürümeye çağrılır ve ayrıca kanda yıkanmış olmanın ve Mesih’in acılarına ortak olmanın doğrudan bir sonucu olarak görülür.

İsraillinin maya kullanmamasının nedeni, kurtulmak için değildi, çünkü zaten kurtulmuştu ve eğer maya kullanmış bile olsa idi, kan aracılığı ile sahip olduğu güvence ile ilgili bir sorun yaşamazdı; maya kullanmaması yalnızca topluluk ile olan paydaşlığı ile ilgili idi. “Evlerinizde yedi gün maya bulunmayacak. Mayalı bir şey yiyen yerli yabancı herkes İsrail topluluğundan atılacaktır.” (Mısırdan Çıkış 12:19) Bir İsraillinin topluluktan atılması, Tanrısal huzurun kutsallığına aykırı hareket ettiği takdirde bir imanlının paydaşlıktan kesilmesi ile ilgili konunun yanıtıdır. Tanrı kötülüğü hoş göremez. Kutsal olmayan tek bir düşünce canın paydaşlığına müdahale eder ve Mesih’in Avukatlığı temeli üzerinde itiraf ederek böyle bir düşünceden kurtulana kadar paydaşlığın yenilenmesi mümkün olamaz. (1.Yuhanna 1:5-10) Gerçekten yürekten imanlı olan birey bununla sevinir. Ve Tanrının kutsallığını her hatırlayışında şükredebilir. Yapabilecek olsa idi bile, yine de standarttan en ufak bir ödün bile vermeyecekti. Bir imanlı için mayadan kesinlikle uzak durmak onun Rab’de sevinçle yürümesini sağlar.

Tanrıya övgüler olsun ki, gerçek imanlıyı Tanrıya bağlayan bağı hiç bir şeyin asla koparamayacağını biliriz. Biz, “Rab’de kurtulduk.” Kurtuluşumuz geçici ya da koşullu değildir, ama “sonsuza kadar kalıcı” bir kurtuluştur. Ama yine de kurtuluş ve paydaşlık aynı şey değildirler. Kurtulduğunu bilmese de pek çok kişi kurtulmuştur ve aynı zamanda kurtuluş sevincinin tadını çıkartamayan çok kişi vardır. Eğer mayalı ekmeğe sahip isem, üzerinde kan lekesi olan bir kapı sövesinden zevk almam hemen hemen imkansızdır. Bu tanrısal yaşam için kabul edilmiş bir gerçek ya da bir aksiyomdur. Diliyorum ki bu gerçek yüreklerimize yazılsın! Kurtuluşumuzun temeli olmasa bile pratik kutsallık, ondan aldığımız zevk ile çok yakından ilişkilidir. Bir İsrailli mayasız ekmek aracılığı ile değil, kan aracılığı ile kurtuldu. Ancak maya, onu yine de paydaşlıktan dışarı atacaktır. Aynı şekilde imanlı da pratik kutsallığı aracılığı ile değil, kan aracılığı ile kurtulmuştur; ama düşünce, söz ya da eylemleri ile kötülüğe bulaşır ise, kurtuluşun gerçek zevkine ve Kuzunun Kişiliği ile gerçek paydaşlığa sahip olmayacaktır.

Hiç kuşkum yok ki, Tanrının çocukları arasında bulunan ruhsal kısırlığın ve esenlik eksikliğinin çoğunun nedeni budur. Kutsallık geliştirmezler; “mayasız ekmek bayramını” kutlamazlar. Kan kapı sövesine sürülmüştür, ama evin içinde bulundurdukları maya onları kanın sağladığı güvenceden zevk almaktan mahrum eder. Kötülüğe izin vermek, canlarımızı sonsuzluğa kadar Tanrıya bağlamış olan bağı kopartamasa da paydaşlığımızı bozar. Tanrının topluluğuna ait olan kişilerin kutsal olması gerekir. İmanlılar yalnızca günahtan ve günahın sonuçlarından kurtarılmak ile kalmamışlardır, ama aynı zamanda günahı uygulamaktan, günahın gücünden ve günah sevgisinden de kurtarılmışlardır. Fısıh kuzusunun kanı aracılığı ile kurtarılmış olmaya dair gerçek, İsrail’i mayayı bulunduğu her yerden uzak tutma konusunda sorumlu kılar. Lütfu istismar eden kişilerin korkutucu dilleri ile söyledikleri şu sözleri söyleyemezler: “Şimdi kurtulduğumuza göre istediğimiz şekilde davranabiliriz.” Asla, hiç bir şekilde! Eğer lütuf aracılığı ile kurtuldular ise, kutsallık için kurtulmuşlardır. Tanrısal lütfun özgürlüğünden çıkar sağlamaya çalışan can, İsa Mesih’teki kurtuluşu tam diye, “günah işlemeye devam edemez”; tüm bunlar imanlı için her ikisinin de mümkün olmadığını kanıtlıyor. Lütuf, canı, yalnızca sonsuza kadar kalıcı bir kurtuluş ile kurtarmak ile kalmaz, ama aynı zamanda Tanrıya ait olan her şeyden zevk alan bir doğa da verir, çünkü lütuf tanrısaldır. Bizler günah işleyemeyen tanrısal doğaya ortak kılındık, çünkü bu doğa Tanrıdan doğdu. Bu doğanın enerjisi içinde yürümek için aslında, “mayasız ekmek bayramını” sürdürmek gerekir. Yeni doğada eski maya ya da kötülük mayası bulunmaz. Çünkü yeni doğa Tanrıdandır ve Tanrı kutsaldır ve “Tanrı, sevgidir.” Bu yüzden iyileşmesi imkansız olan eski doğamızı daha iyi hale getirmek için kötülüğü bizden atmadığımız aşikardır. Bunu, yeni doğayı elde etmek için de yapmayız, çünkü yeni doğaya zaten sahibizdir. Yaşama sahibiz ve bu yaşamın gücünde kötülüğü dışarı atarız. Yalnızca günahın suçluluk duygusundan kurtulduğumuz zaman, kutsallığın gerçek gücünü anlayabilir ya da gösterebiliriz. Başka bir şekilde bunu yapmaya çalışmak umutsuzca bir emek olur. Mayasız ekmek bayramını kutlamak yalnızca kanın mükemmel sığınağı altında kalmayı sürdürmekle mümkün olabilir.

Mayasız ekmeğe eşlik eden acı otlar konusunun da eşit derecede önem taşıdığını algılarız. Mesih’in çektiği acılar ile paydaşlıktan zevk alabilmemizin tek yolu, bu acıların gerekli olduklarını hatırlamamızdır ve bu hatırlama fısıh bayramındaki acı otlar nedeni ile bizde boyun eğen bir ruh üretirler. Eğer kızartılan kuzu, Mesih’in çarmıhta Kendi Kişiliğinde Tanrının gazabına katlandığını ifade ediyor ise, acı otlar da O’nun “bizim yerimize” acı çektiğine ilişkin gerçeğin imanlı tarafından farkına varıldığını ifade eder. “Esenliğimiz için gerekli olan ceza O’nun üzerine indi. O’nun bereleri ile biz şifa bulduk.” (Yeşaya 53:5) Acı otların taşıdığı derin anlamı yüreklerimizde kavramamız iyidir. 6, 22, 38, 49, 88 ve 109 numaralı mezmurları okuyup da acı otlar ile mayasız ekmeğin anlamını bir ölçüde bile olsa kavramamak mümkün müdür? Yaşamın canın derin boyun eğişi ile birlikte gerçekleşen pratik kutsallığı Mesih’in acıları ile gerçek paydaşlıktan kaynaklanmalıdır. Çünkü ahlak kötülüğünün ve ruh sebatsızlığının bu acıların içinde var olması mümkün değildir.

Ama Mesih’in günahlarımızı yüklendiğine ilişkin bilinç, cana derin bir sevinç sağlamaz mı diye bir soru sorulabilir. Mesih, Tanrının adil gazap kasesini bizim yerimize sonuna kadar içmedi mi? Elbette içti. Tüm sevincimizin sağlam temeli işte budur. Ama biz O’nun “bizim günahlarımız” için acı çektiğini hiç unutabilir miyiz? O acı çekti? Tanrının kutsanmış Kuzusunun başını bizim suçlarımızın ağırlığı altında eğdiğine ilişkin gerçeğin cana boyun eğdireceğini unutmamız mümkün müdür hiç? Elbette hayır. Kuzumuzu acı otlar ile birlikte yememiz gerekir; dökeceğimiz gözyaşları değersiz ve sığ bir duyarlılıktan kaynaklanmamalıdır; bu gözyaşları canın yaşadığı derin ve gerçek deneyimlerden kaynaklanmalıdır; çarmıhın anlamı ve uygulamadaki etkisi, Kutsal Ruh’un zekası ve gücü ile ortaya konur.

Çarmıh üzerinde düşünürken tüm günahlarımızın iptal edildiğini anlarız. Bu gerçek bize tatlı bir esenlik ve sevinç sağlar. Benliğin çarmıha gerildiğini ve eski yaratığın öldüğünü anladığımız zaman da tatlı bir esenlik ve sevinç duyarız. (Bakınız Romalılar 6:6; Galatyalılar 2:20; Galatyalılar 6:14; Koloseliler 2:11) Bu gerçek, eski yaratığa ya da doğaya “acı” gelebilir; kendini inkar etmesi, yeryüzünde bulunan üyelerin ölü sayılması (Koloseliler 3:5), günah karşısında benliği ölü saymak (Romalılar 6) gibi tüm bu konular bakıldıklarında insanı dehşete düşürür gibi bir sonuca neden olurlar, ama kişi kan lekeli kapıdan içeri girdiği zaman, oldukça farklı düşünür. Bir Mısırlının çok acı bulacağı bu otlar İsrail’in kurtuluş bayramında kısmi bir bölüm oluştururlar. Kuzu’nun kanı aracılığı ile kurtulmuş olanlar, O’nunla paydaşlık sevincinin tadını bilenler, bu acı otların kötülüğü bırakmak ve benliği ölü olarak çarmıhta tutmayı bir “bayram” olarak değerlendirirler.

“Kuzuyu sabaha kadar bitirmelisiniz. Arta kalan olur ise, sabah ateşte yakacaksınız.” (Mısırdan Çıkış 12:10) Bu buyruk aracılığı ile bize öğretilen şudur: Topluluğun paydaşlığı, bu topluluğun hiç bir şekilde kurbandan ayrılmaması gerektiğidir. Yürek her zaman tüm gerçek paydaşlığın tamamlanmış kurtuluş ile ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğunu canlı bir şekilde hatırlamalıdır. Bir yandan Tanrı ile paydaşlık düşüncesi, öte yandan Tanrının bizim kötülüğümüze paydaş olacağını düşünmek? Ve insan ile bir başka zeminde paydaşlık düşüncesi, kutsal olmayan bir gurup oluşturmaktan farksızdır; böyle bir gruptan karmaşa ve kötülükten başka bir şey çıkamaz. Tek bir kelime ile özetleyecek olur isek, üzerine her şeyin bina edilmesi gereken ve ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğumuz gerçek, kandır. Fısıh kuzusunu kanın döküldüğü aynı gece yiyip bitirmenin en basit anlamı budur. Paydaşlığın, temelinden ayrılmaması gerekir.

O zaman, kanın altına sığınmış olan İsrail topluluğunu, kızartılmış kuzuyu, mayasız ekmek ve acı otlar ile birlikte yiyip ondan beslenen harika bir örnek olarak görebiliriz. Yargı korkusu yok! Yehova’nın gazabının korkusu yok! Gece yarısı Mısır ülkesini silip süpüren adil öcün korkunç fırtınasından korku yok! Üzerine kan sürülmüş kapıların içinde evlerinde olan İsrailliler için ne kadar derin bir esenlik sağlanmıştır. Dışarıdan gelecek herhangi bir şeyden korkmaları gerekmiyor idi ve içeride olan hiç bir şey de onları rahatsız edemezdi. Maya dışında! Maya tüm esenlik ve kutsanmışlıklarına bir ölüm darbesi vururdu. Kilise için ne güzel bir örnek! Bu örneğe ışıklandırılmış bir göz ve öğretilebilir bir ruh ile gözlerimizi dikebilmemizi diliyorum.

Ama yine de bu eğitici buyruk ile incelememiz henüz sona ermedi. İsrail’in konumuna ve yiyeceğine bakmakta idik, şimdi ise İsrail’in alışkanlığına bakalım.

“Ve eti şöyle yemelisiniz, beliniz kuşanmış, çarıklarınız ayağınızda, değneğiniz elinizde olmalı. Eti çabuk yemelisiniz. Bu, Rabbin Fısıh kurbanıdır.” (Mısırdan Çıkış 12:11) Kuzuyu şöyle yemeleri gerekiyor idi: Yazgıları olan “mirasları vaat edilen ülkeye” doğru yola çıkmak için ölüm ve karanlık, gazap ve yargı ülkesini arkalarında bırakacak olan kişiler olarak buna hazırlıklı olmalıydılar. Onları, Mısırın ilk doğanlarının başına gelmiş olan felaketten korumuş olan kan, aynı zamanda Mısırdaki esaretlerinden kurtulmalarını sağlayan temeldi de. Ve şimdi Tanrı ile birlikte yola çıkıp süt ve bal akan diyara doğru yürüyeceklerdi. Evet, henüz Kızıl Denizden geçmedikleri doğru idi. “Üç günlük yolculuğu” henüz yapmamışlardı. Prensip olarak hala kurtarılmış bir halk, ayrılmış bir halk, göçebe bir halk, beklenti içinde olan bir halk ve bağımlı bir halk idiler. Ve tüm alışkanlıkları hali hazırdaki konum ve gelecekteki yazgılarını bir arada değerlendirmek olmalı idi. Bellerindeki kuşakları,  hizmet etmeye hazır tutumlarını ortaya koymaktaydı ve bu şekilde çevrelerindeki herkesten ayrılmış olduklarını sergiliyorlardı. Ayaklarındaki çarıkları, ayrılmaya hazır olduklarını beyan ediyor idi; tüm bunlar göçebe bir halkı belirleyen özelliklerdi. Bu davranışları ile kendilerinin dışındaki bir şeye güvendiklerini gösteriyorlar idi. Değerli özellikler! Tanrının kurtarılmış ailesinin her üyesi aracılığı ile sergilenen özellikler.

Sevgili imanlı okuyucu, “bu konular üzerinde düşünelim.” Lütuf aracılığı ile İsa’nın kanının temizleyen etkisini tatmış kişiler olarak bizlerin O’nun hayran olunacak Kişiliğinden beslenmemiz ve O’nun “ulaşılmaz zenginliklerinden” zevk almamız bir ayrıcalığa sahip olduğumuzun kanıtıdır; O’nun acılarına paydaş olmak ve O’nun ölümünde O’nunla benzer hale getirilmek. Ah! İşte bu yüzden gelin, herkes bizi mayasız ekmek ve acı otlar ile ve belimizdeki kuşaklar, çarık ve değnek ile görsün. Tek bir kelime ile söyleyecek olur isek, kutsal bir halk, çarmıha gerilmiş bir halk, ayık, uyanık ve saygın bir halk olarak görülelim; Krallığa bağlı olan, Tanrı ve yücelik yolunda bir halk olarak tanınalım! Tanrı bize tüm bu değerlerin derinlik ve gücüne nüfuz etmemizi ihsan etsin, öyle ki, bunlar zihinlerimizde yalnızca Kutsal Yazılar ile ilgili bilgilerin ve yorumların teorileri olmasınlar; Tanrının yüceliği uğruna, tecrübe ile bilinen ve yaşamda görülen yaşayan, tanrısal gerçeklikler olsunlar.

Bu bölümü sona erdirmeden önce bir süre için 43-49. Ayetlere bakacağız. Bize burada öğretilen şudur: Fısıh kuzusunu yemek, her gerçek İsraillinin konumu ve ayrıcalığıdır ve sünnet edilmemiş bir yabancının bu yemeğe katılmaması gerekir. “Hiç bir yabancı Fısıh etini yemeyecek… Bütün İsrail topluluğu Fısıh bayramını kutlayacak.” Eğer Fısıh eti yenecek ise, o zaman önce evindeki bütün erkekler sünnet edilecek idi. Başka bir deyiş ile, ya esenliğin temeli ya da birliğin merkezi olarak Mesih’ten zihnen beslenmemiz için ölüm cezasının doğa üzerine yazılmış olması gerekir. Sünnetin meydana geleceğini önceden işaret eden olaya çarmıhta sahiptir. Yalnızca erkek sünnet edilecek idi; Kadın, erkekte temsil ediliyordu. Bu nedenle Mesih çarmıhta kilisesini temsil etti ve bu nedenle kilise Mesih ile birlikte çarmıha gerilmiştir. Ama kilise yine de her şeye rağmen, Mesih’in yaşamı aracılığı ile yaşar; yeryüzünde Kutsal Ruh’un gücü aracılığı ile tanınır ve sergilenir. “Yanınızdaki yabancı bir konuk Rabbin Fısıh Bayramını kutlamak ister ise, önce evindeki bütün erkekler sünnet edilmeli, sonra yerel halktan biri gibi İsrail halkına katılıp bayramı kutlayabilir, ama sünnetsiz biri Fısıh etini yemeyecektir.” (Mısırdan Çıkış 12:48) “Benlikte olanlar Tanrıyı hoşnut edemezler.” (Romalılar 8:8)

Sünnet buyruğu İsrailin Tanrısı ve yeryüzünde bulunan diğer tüm uluslar arasındaki büyük sınır çizgisini oluşturuyordu. Ve Rab İsa Mesih’in çarmıhı kilise ve dünya arasındaki sınırı oluşturur. Bir kişinin ya da kişinin konumunun hangi avantajlara sahip olduğunun en ufak bir önemi dahi yoktur; sünnet olma eylemine boyun eğmediği sürece hiç kimse İsrail ile paydaş olamaz. Sünnet olmuş bir dilenci, Tanrıya, sünnet olmamış bir kraldan daha yakındır. Bu nedenle şimdi aynı zamanda Rab İsa Mesih’in çarmıhına paydaş olunmadığı sürece, Tanrının kurtardığı halkın sevinçlerine de paydaş olunamaz. Ve o çarmıh insanlar arasındaki tüm ayrılıkları, tüm seviye farklılıklarını siler atar ve herkesi kan ile yıkanmış tapınanların kutsal topluluğunda tek bir halk yapar. Çarmıh bir sınırı öylesine yüksek hale ve savunmayı öylesine nüfuz edilemez hale getirir ki, yeryüzünün ya da doğanın tek bir atomu bile kendisini “yeni yaratık” ile birleştirmesi için ona doğru ya da onun arasından geçemez. “Bunların hepsi Tanrıdandır. Tanrı Mesih aracılığı ile bizi Kendisi ile barıştırdı ve bize barıştırma görevini verdi.” (2.Korintliler 5:18)

Ama, İsrail’in diğer yabancılardan ayrılması yalnızca Fısıh bayramı sırasında yasaklanmamış idi; aynı zamanda İsrail’in birliği de net olarak belirtiliyor idi. “Fısıh eti evde yenmeli, evin dışına çıkarılmamalı. Kemikleri kırmayacaksınız.” (Mısırdan Çıkış 12:46) Burada tek beden ve tek Ruh ile ilgili çok yerinde ve güzel bir örnek görüyoruz. Tanrının kilisesi tektir. Tanrı kiliseyi böyle görür ve bu şekilde sürdürecektir ve meleklerin, insanların ve kötü ruhların önünde kilisesini böyle sergileyecektir; bu kutsal birliğe müdahale edecek hiç bir şey olamayacaktır. Tanrıya şükürler olsun ki, O’nun kilisesinin birliği, aklanması, kabul edilmesi ve sonsuz güvenliği Tanrı tarafından korunur. “Bütün kemiklerini korur, hiç biri kırılmaz.” (Mezmur 34:20) VE tekrar bir başka ayette, “O’nun tek kemiği kırılmayacak” ifadesini okuruz. (Yuhanna 19:36) Roma askerlerinin kabalıklarına ve taş yüreklerine rağmen ve işe koyulmuş olan tüm düşman etkilerine rağmen, çağlar boyunca Mesih’in Bedeni tektir ve onun tanrısal birliği asla kırılamaz. “TEK BİR BEDEN VE TEK BİR RUH VARDIR” ve ayrıca bu gerçek burada, yeryüzünde yani aşağıdadır. Bu değerli gerçeği ve onu bildirme sadakatini, bu son günlerde fark edecek imana sahip olanlar mutludurlar. Bununla birlikte iman ikrarlarını ve uygulamalarını bildirenlerin zorluklar ile karşılaşacakları kesindir. Tanrının bu tür kişilere sahip çıkacağına ve onları onurlandıracağına inanıyorum.

Rab bizi, O’nun değişmez Sözünün ışığı yerine, gözlerimizin gördüğüne göre yargılamaya yönelten imansızlık ruhundan bizleri kurtarsın!


1.  Putperestler (Romalılar 1) ve müjdeyi reddedenler ile ilgilenen tanrısal yöntem arasında büyük bir fark vardır. (2.Selanikliler 1,2) Putperestler ile ilgili olarak şunu okuruz: mahvolanlar, gerçeği sevmeye ve böylece kurtulmaya yanaşmadıklarından mahvoluyorlar. İşte bu nedenle Tanrı yalana kanmaları için üzerlerine yanıltıcı bir güç gönderiyor….. Putperestler yaratılış ile ilgili gerçeği reddederler ve bu nedenle kendi başlarına bırakılmışlardır. Müjdeyi reddedenler ise, çarmıhtan parlayan ışığın bol parıltısını görmeyi reddederler ve bu yüzden üzerlerine Tanrı tarafından “yanıltıcı bir güç” gönderilecektir. Günümüzde gerçek ile ilgili böylesine çok ışık ve böylesine çok iman ikrarı var iken, müjdenin reddedilmesi çok ağır bir durumdur.